Okur Olmak Yazı: Ahmet Telli D ershanede öğretmenlik yapan bir arkadaŞım yakınıyordu: "Artık okuduklarımdan bir tat almıyorum; ne okursam okuyayım, metinden öğrenciler için nasıl bir soru çıkarabilirim diye düŞünmeye baŞladım." Kentlerin, kasabaların her caddesinde karŞımıza çıkan dershaneleri dolduran öğrencilere soru üretmek, onları sınavlara hazırlamak, sistemin kara deliklerinden biri olmaya devam ededursun, bu öğretmen gibi yakınan daha birçok kiŞi olsa gerek. Belli ki hazırlanan sorulara "yanıt" bulmaya çalıŞan öğrenciler de kendilerine yöneltilen metnin estetik tadı yerine, metin içine çöreklenmiŞ olan yanıta yönelecekler; aranılanın hangi cümlenin ya da sözcüğün gölgesine gizlendiğini bulmaya çalıŞacaklardır. Öğretmen arkadaŞıma, metnin büyüsüne kapılıp gitmenin de iyi bir okuma olamayacağını, soru üretme düŞüncesiyle de olsa, eleŞtirel bakıŞın uyanık tutularak, metnin içine girilebileceğini söylemeye çalıŞtım. Ama ona göre okumanın keyfi, Şiirin, romanın, öykünün çağırdığı coğrafyaya girmek ve orada, zihnin alabildiğine özgürleŞerek bazen doludizgin, bazen hüzünle, bazen umutla yürüyebilmekti. Edebiyat, bunun için insanın yaŞamında önemliydi. Şiiri, romanı, öyküyü, metnin büyüsüne kapılmadan okumak, eleŞtirmenlerin iŞiydi ona kalırsa; eleŞtirmenler bulmalıydı metnin dokusunda saklı olanı, böylece de okuyucuya rehber olmalıydılar. O böyle düŞünüyordu ama belli ki iŞinden duyduğu bezginlik söyletiyordu ona bunları. Yoksa ne eleŞtirmen, bizim adımıza görevlendirilmiŞ bir eksperdi ne de biz, eleŞtirmenin gösterdiği yolda yürümek zorundaydık. Eğer bizim adımıza birilerinin görevli olduğunu düŞünürsek, sistemin Talim Terbiye Kurulu en tepeden, "Tek görevli benim" diye haykıracaktır. O zaman da, "talim"e çıkmıŞ "terbiyeli"lere döneriz. İtiraz hakkımızdan vazgeçmek olur bu. İtiraz hakkının kaybedildiği yerde de özgürleŞmelerden, özgürlüklerden söz etmenin olanağı kalmaz. Oysa sanatın varoluŞundaki baŞat olgu, özgürlüğe, özgürleŞmeye bir çağrıdır. *** "Hangi kitabı, hangi yazarı okuyalım?" sorusuyla karŞılaŞırız zaman zaman. Benim karŞılık veremediğim bir sorudur bu; önce içtenlikle soran kiŞiye saygımdan, sonra da soran kiŞinin yetersizliği karŞısında ne yapacağımı bilememekten... "Neyi" değil, "nasıl" sorusu ise daha düzeyli bir soru gibi. Sözgelimi ilk baskısı elli bin, yüz bin basılan bir romanı okusan ne olur, okumasan ne kaybedersin! Faulkner'ın "Ses ve Öfke"sini yahut Joyce'un "Ulysses"ini okumanın, okumak denen o müthiŞ duyguyla bütünleŞmek olduğunu, kiŞi, ancak kendi keŞfedebilir sanıyorum. Kültür endüstrisi, kapitalizmde "Ne okuyalım?" diye soran o büyük kitlenin farkındadır. Üstelik, benim karŞılık vermediğim soruya, bu kültür endüstrisi, bütün ideolojik aygıtlarıyla cevap verir. Bu ülkede, özellikle 1980'den sonra, planlı bir Şekilde davranır sözünü ettiğim kapitalist kültür odakları. UlaŞtığı kitlenin estetik beğenisini körelten yayınlar, her tarafı sarıp sarmalar. Kolay okunan, kolay tüketilen yayınların, geleceği karartan örnekleri, inanılmaz sayılarla ortalığa dökülür. *** Geçen gün, asansör bozuk olduğu için katları yürüyerek indim. Kapıların önünde, kapıcının alması için bırakılmıŞ ansiklopedi yığınları gördüm. Bir zamanlar gazetelerin büyük bir Şamatayla verdiği ansiklopedilerdi bunlar. Şimdi kapıcı aracılığıyla, kağıt hurda toplayanlara ya da çöpe gidecekti. İçim cız etti doğrusu. İnternet gereksiz kılmıŞtı bu ansiklopedileri. Kanımca ansiklopedileri kapı önüne koyan evler, bir süre sonra diğer kitapları da gereksiz bulacaktı. Böylece bir kültür daha kapı dıŞarı ediliyordu evlerimizden. Yazılı kültürün çöpe gittiği yerde, özgürleŞmek bilinci de solgunlaŞır bana kalırsa... 18 Yolculuk