yaklaşmışlardır. Başlangıçta Şamanizm Türklerin İslam öncesi mensup oldukları bir din sistemi olarak anlaşılmış, ancak sonradan yapılan araştırmalarla Şamanizm'in, sırf Türklere has olmayan, bilakis bütün Asya'da yaygın olan bir sihir sistemi olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Ayrıca Şamanizm' in Türklere Moğollardan geçtiği, Moğol istilası öncesi Türk tarihinde Şamanizm'e ait hiç bir kayda rastlanmadığı görülmüştür. Orta Asya topluluklarında sihrî-dînî hayat daha çok "Şaman" kavramı etrafında yoğunlaşmıştır. Ancak burada bütün dînî faaliyetlerin icracısının Şamanlar olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü Şamanlık sadece vecd ve istiğrak tekniği olarak tarif edilmiştir. Ayrıca bir inancın Şamanlık karakteri taşıması için, o inançta gayesi tanrılarla bağlantı kurmak olan rûhi mira'cın temel prensip teşkil etmesi ve Şamanlığa mahsus vecd'in tatbik yeri bulması gerektiği ifade edilmektedir . Türklerin İslam öncesi dini inanç sistemlerinde genel olarak Gök-Tanrı inancı hakimdi. Gök-Tanrı, Bozkır kavimlerinin inancında tek yaratıcı olarak kabul edilmiş ve sistemin merkezinde yer almıştır. Gök-Tanrı'nın bütün kutsal varlıkların başında sayıldığına ve hepsine üstün geldiğine, yetkin bir iktidar sahibi olduğuna ve semavî bir mahiyeti haiz bulunduğuna inanılmıştır. Özellikle Eski GökTürk inançlarında, Gök-Tanrının tek yaratıcı varlık olduğu, ateş ve su gibi bazı şeylere kutsallık verilmekle beraber, sadece yer ile gök'ün yaratıcısı olan Tanrı'ya inanıldığı varsayılmıştır . Arap orduları yeni dinin verdiği heyecanla ilerleyişlerini sürdürmekteydiler ve 634'te Yermuk Savaşı ile Bizans'ı Suriye'den çıkardılar. Ardından 635'te Kadisiye ve 641'de Nihavend Savaşları ile Sasani İmparatorluğu'nu ortadan kaldırarak, İran'ı ele geçirdiler. Bu şekilde Sasani İmparatorluğu'nun yıkılması, Türklerin İslam dini ile ilişki kurabilmesinin yolunu da açmış oluyordu ki, bu bakımdan önemli bir gelişmedir. Müslüman Arap ordularının Sasani engelini aşması sonrası başlayan Türk-Arap ilişkileri uzun süre karşılıklı mücadele içinde geçti. Emeviler dönemi'nde (661750) Araplar, kısa zamanda Maveraünnehir'e hakim oldukları gibi, akınlarını Talas'a kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm süren Türk hakanlıklarının birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylaştırıyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti için mücadele eden Türklerin Müslüman Arap ordularınca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karşı karşıya geldiler. Abbasilerin iktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı'nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar. Bu önemli savaş sonrası Çin, Orta Asya'dan çekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular . Emevilerin Müslümanlığı seçen Arap olmayan uluslara karşı baskıcı ve hor görücü tutumuna karşın, Abbasiler, halkı Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla eşit gören daha ılımlı bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi. Arapların yenilgiye uğrattıkları halklar giderek İslamlaşmaya başladıklarından, daha önce başka inançlara mensup din adamları ve tüccarların geldikleri yollardan bu kez Müslüman din adamları ve tüccarlar Türklerin yaşadıkları bölgelere gelmeye başlamışlardır. Ayrıca Abbasilerin yanı sıra Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türklerden yararlanmasının, İslam'ın bu kitleler arasında yayılmasına yardım ettiği söylenebilir. Yalnız Türklerin İslamlaşmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, Türklerin bu yeni dinin birçok unsurunu Araplardan değil İranlılardan almaları konusudur. Türklerin İslam'ın bölgeye Arap orduları aracılığıyla gelmesinden önce de ilişkide bulundukları ve birçok bakımdan ortak noktalara sahip bulundukları Acemleri (İranlıları) kendilerine Araplardan daha yakın görmeleri doğaldı. Böylece İranlılar, Türklerin İslam uygarlığını benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüşler, onlara yol göstermişler, onları etkilemişlerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyıllarda, Türk edebiyatı, sanatı, idare sistemi gibi birçok alanda görmek mümkündür . Buraya kadar özetlemeye çalıştığım, VII.-X. yüzyıllar arasındaki gelişmelere bakılarak Türklerin büyük bir bölümünün Müslüman olduğu sanılmamalıdır. Sözü edilen dönemde, İslam dini daha çok batıdaki şehirlerde ve gelişmiş yerlerde yayılmıştı, doğuda daha çok bozkırlarda göçebe ve yarı göçebe durumda bulunan Türklerin çoğunluğu hala eski inançlarına bağlı idiler. Ancak X.yüzyılla birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerde hala sürmekte olan Arap egemenliği sonucu, neredeyse iki yüzyılı aşan bu zaman sürecinde gelişen, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, Türkler arasında İslam'ın