21. Uluslararası Yapı ve Yaşam Kongresi Bildiriler Kitabı - Mimarlar Odası Bursa Şubesi 21. Uluslararası Yapı ve Yaşam Kongresi Bildiriler Kitabı

Mimarlar Odası Bursa Şubesi 21. Uluslararası Yapı ve Yaşam Kongresi Bildiriler Kitabı

olan iki temel yaklaşım biçimi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi ve en yaygın olanı insan merkezli 'antroposentrik' yaklaşımdır. Bu yaklaşım insanoğlun

olan iki temel yaklaşım biçimi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi ve en yaygın olanı insan merkezli 'antroposentrik' yaklaşımdır. Bu yaklaşım insanoğlunun doğanın tek egemen gücü olduğunu ve geri kalan her türlü doğal ögenin insana hizmet etmek üzere var olduğunu esas alan bir dünya görüşü üzerine kurulmuştur. Kolayca anlaşılacağı gibi bu yaklaşım insanın çok işine gelen bir yaklaşımdır. Hatta o kadar işine gelmektedir ki buradan giderek sömürgeci politikaların meşruiyeti kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Linnaeus'un insan aklının önderliğinde doğaya hükmedilmesi anlamına gelen bu tutuma "emperyal gelenek" de denmektedir (1). Bu bağlamda "yahudi-hıristiyan geleneğinin günümüzün ekolojik krizine neden olduğu tartışmalarını büyük ölçüde Lynn White'ın klasikleşen makalesi "The Historical Roots of Our Ecological Crisis (1907)" başlatmıştır. Ekolojik krizin nedenleri, özellikle Tevrat'ın "Yaradılış" bölümünde, insana, doğaya hükmetme yetkisi veren ayetlere dayandırılmaktadır (2). İnsan merkezli antroposentrik yaklaşım geleneğinin uzantısı olan doğaya saygısız endüstri devriminin, uzun sürede ülkelere yarar değil zarar getireceği görüşü, çevresel etkilerin açıkça yaşanmaya başlanması, doğal kaynakların yok olması ya da kirlenme nedeni ile kullanılmayacak hale gelmesi ile giderek yaygınlığını arttırmaktadır. İnsan merkezli geleneğin en önemli eleştiricilerinden biri de ABD'de Hudson Okulu ressamlarından Thomas Cole'dür. Cole'ün 1830'da gerçekleştirdiği ve beş tablodan oluşan The Course of Empire -İmparatorluğun Yaşamı- başlıklı alegorik çalışmasında "kişilere sınırsız hak ve özgürlükler veren politikalar engellenemez hırslara yol açar ve bir gün bu medeniyetler çöker" teması işlenmektedir (3). Aynı bağlamda Rachel Carson'un çok ses getiren Silent Spring -Sessiz Bahar- adlı kitabında insana öncelik veren çevresel yaklaşımların nasıl felaketlere yol açabileceğini tarımsal verimi artırmak için kullanılan DDT ve benzeri zirai ilaçların doğadaki canlılara ne tür zararlar verebileceğini ele almaktadır. Doğaya insan öncelikli yaklaşanların durdurulması yolunda en köklü söylem, kuşkusuz Aldo Leopold tarafından geliştirilmiştir. Yaşamı boyunca Land Ethics -Toprak Ahlakı- kavramının savunuculuğu ve tanıtıcılığını yapan Leopold'un 19. yy.'dan başlayıp günümüze dek ulaşan kalıcı etkileri olmuştur (4). Leopold toprağında canının olduğunu savunarak, canlılar gibi ele alınması ve toprak üzerinde yapılacak üretimin tarım, hayvancılık ve orman da dahil olmak üzere ekolojik dengeleri bozmayacak türden kararlar çerçevesinde yapılması gerektiğini savunarak bunun bir etik sorun olarak kabul görmesini savunur. Bu noktada Gilbert White'ın insanın doğa ile uyum içinde yaşaması anlamına gelen pastoral ya da arkadien gelenekten söz etmek gerekir. Bu gelenek "antroposentrik" bir dünya görüşü ve çevreye yaklaşım yerine "ekosentrik" ekolojik denge ağırlıklı bir dünya görüşünü benimser ve tüm yaradılışı bir aile olarak kabul eder(5). Doğa ile uyum ve ekolojik dengelerin korunması açısından örnek bir oluşum olarak "yöre mimarlıkları/yöreselgeleneksel yapılaşmalar"a, bazı özellikleri açısından bu çalışmada yer vermekte yarar vardır. Yöresel Geleneksel Mimarilerin Doğa ile İlişkileri: Yöre mimarileri bağlamında yürütülen tartışmalarda doğa-mimarlık ilişkileri yerine doğa-yapılaşmış çevre ilişkilerinin tartışılması daha anlamlıdır. Yöre mimarilerinde konut birimleri arasındaki ilişkilenme ve birlikte ele alınma ilkeleri o denli gelişmiştir ki bazı yerleşmelerin tümü adeta bir tek yapı gibi algılanabilmektedir. Yöresel geleneksel mimarileri bulundukları doğal koşullar ve içinde üretildikleri kültürler belirlemektedir. Doğa ile uyumlu yöresel geleneksel mimarilerin ortaya çıkış, varoluş ve gelişim süreçlerinde kültürel etkiler o denli etkili olabilmektedir ki aynı doğal koşullar altında farklı kültürler farklı mimariler üretebilmekte bu mimarilerin her biri kendi içinde doğa ile uyumlu olabilmektedir. Diğer deyişle kültürlerin doğayı algılama ve yorumlama biçimleri farklılaşmalar göstermektedir (6). 7

tasarım ve programlama : hızır seven